Sergen Şehitoğlu

  • Çatallanan Yollar

    Sergen Şehitoğlu
  • Labirentler ve Çatallanan Yollar

    Esra Aliçavuşoğlu

    Labirenti icat eden Daidalos’tur; onun içinde kaybolmak da dahil olmak üzere her şeyi yaratan yine kendisidir. Girit/Yunan mitolojisinde Daidalos, Kral Minos’un emriyle öyle bir yapı inşa eder ki içine giren çıkamaz, ne yönünü bulabilir ne de nerede olduğunu tam olarak kavrayabilir. Labirent, bir hapsetme aracı olarak tasarlanmıştır; içindeki Minotaur ise bu yapının hem kurbanı hem de meşrulaştırıcısıdır. Ancak mitin akılda tutulması gereken paradoksu şudur: Labirenti inşa eden de, içine hapsolan da, oradan çıkış yolunu bulan da nihayetinde insandır. Mit, insanın kendi yarattığı düzene nasıl teslim olduğunu alegorileştirir.

    Sergen Şehitoğlu’nun “Çatallanan Yollar” sergisi tam da bu paradoksun odağında kuruluyor. Ancak özellikle belirtmek gerekir ki sanatçı bunu mitolojik bir dille değil, matematiksel bir kesinlikle sunmayı amaçlıyor. Dolayısıyla labirent burada bir “araç” olarak değil, matematiksel yapının kendisi olarak var oluyor.

     

    SANATORIUM’daki bu sergi üç yapıttan oluşuyor: Algoritmik olarak tasarlanmış, tavana asılı bir metal labirent heykeli, labirentin içinden farklı noktalardan çekilmiş ve 3 tanesi galeri duvarlarına yerleştirilen fotoğraflar ve tek kanallı sesli bir video. Birlikte ele alındığında bu yapıtlar, labirentin yalnızca bir metafor değil, bizzat yaşanabilir bir sistem olduğunu öne sürer.

    Sergen Şehitoğlu’nun bu sergi için çıkış noktası matematiktir. Descartes'ın analitik geometri keşfinden ilham alarak matematiği estetik bir formdan ziyade bir sistem ve süreç olarak ele alır; bu sayede labirent projesi aynı anda hem düzeni hem kaosu içerir, matematiksel bir yapının kaotik bir deneyimini sanatsal ifadeye dönüştürür.

    Labirentin mekânsal düzeni, 64x64 boyutlu bir komşuluk matrisinden, her hücrenin komşularıyla ilişkisini tanımlayan bir fonksiyondan türetilmiştir. Bu, keyfi bir biçimsel tercihin aksine yapının tüm mantığını belirleyen bir karar olarak görülmelidir. Hangi yolların açılacağına, hangilerinin kapanacağına, nerede çıkmaz sokak oluşacağına izleyici değil, algoritma karar verir. Sanatçı burada kasıtlı olarak sembolik anlamı dışarıda bırakır; labirent herhangi bir şeyi temsil etmez, o yalnızca kendi kurallarına göre işleyen bir yapıdır.

    Sergen Şehitoğlu’nun bu yaklaşımı, modernizmin en güçlü tartışmalarından biriyle buluşur. Sol LeWitt, 1967 tarihli “Paragraphs on Conceptual Art” başlıklı metninde “kavramsal sanatta fikir makineye dönüşür” derken tam olarak bunu dile getirmiştir aslında. Ona göre sanatçının görevi anlamı iletmek değil, bir sistemi devreye sokmaktır. Kavramsal sanatın temel ilkesini şöyle açıklar; sanatçı önceden bir plan belirler, eylem bu planın mekanik bir çıktısına dönüşür, “fikir makineye dönüşür.” Öznel tercih, beğeni ve el becerisi sistemin dışında tutulur; planın kendisi yapıtı tasarlar. Şehitoğlu'nun 64x64 komşuluk matrisi tam olarak bu ilkeyi somutlaştırır; hangi yolların açılacağı, nerede çıkmaz oluşacağı, labirentin hangi biçimi alacağı sanatçının değil algoritmanın kararıdır. LeWitt'in deyişiyle süreç mekanik olmalı ve müdahale edilmemelidir. Şehitoğlu bu ilkeyi yalnızca iki boyutlu bir kavramsal şema olarak değil, izleyicinin zihinsel ve kavramsal olarak içinde yürüdüğü, bedenini hissettiği üç boyutlu bir uzam olarak kurar. Sistem artık soyut bir fikir değil, yaşanabilir bir gerçekliktir.

    Clement Greenberg’in formun kendi kendine yeterliliği üzerine kurduğu modernist estetik de bu çerçevede okunabilir. Şehitoğlu’nun labirenti, tıpkı LeWitt’in duvar çizimlerinde olduğu gibi, önceden belirlenmiş bir kurallar bütününün fiziksel tezahürüdür. Matematiksel yapı, sanatçının öznel tercihini değil, sistemin zorunlu çıktısını sunar. Bu anlamda yapıt, minimalizmin temsiliyet karşıtı mirasını çok daha sert ve kararlı bir biçimde sürdürür.

    Ancak burada ilginç bir gerilim belirir. Şehitoğlu, her türlü metaforik anlamı yapının dışında tutmak istese de labirent kavramının kendisi tarihsel bir iz taşır ve bu izi silmek çok da mümkün değildir. Antik çağdan bu yana labirent, kaybolmayı, seçimi, kaçışı ve tuzağı simgeler. Ariadne’nin ipliği olmaksızın Theseus da kaybolurdu, yani çıkış, her zaman dışarıdan gelen bir yardıma, bir ipucuna bağlıdır. Şehitoğlu’nun sistemi ise tam tersini söyler. Çıkış ya vardır ya da yoktur, bu bir his meselesi değil, matematiksel bir gerçektir. Sanatçının reddettiği anlam katmanları, izleyicinin zihninde kaçınılmaz olarak yeniden oluşur. Labirentin içinde yürüyen zihin, ne kadar soyut bir yapıyla karşı karşıya olduğunu bilse de kaybolma hissinden kurtulamaz.

    Serginin fotoğraf baskıları bu gerilimi en somut biçimde görünür kılar. Fotoğraflar, labirentin iç mekânını farklı bakış açılarından sunar. Çelik yüzeyin soğuk parlaklığı, aralarından sızan ışığın yavaş yavaş söndüğü dar geçitler, zemine düşen gölgeler… Bu görüntüler aynı zamanda birer belge niteliği de taşır.  İzleyicinin giremeyeceği, yalnızca sanatçının girebildiği bakış açılarını kaydeder. Labirentin içi hem erişilebilir hem de erişilemezdir; hem orada hem de fotoğrafın düz zemininde var olur.

    Videodan yükselen ses ise tüm bu soyutluğu farklı bir deneyime bağlar: “Işığın açısı değiştikçe düşüncelerim de yer değiştiriyor. Bunu bir ölçü gibi kullanıyorum: düşündüğüm sürece zaman ilerliyor, düşünce durduğunda hiçbir şey ilerlemiyor. İlerlemek, yalnızca önümde açılan çizgiler boyunca yürümek; sağımda ve solumda beliren yüzeyleri, köşeleri, dönüşleri sınamak. Ya da geriye dönmek…” Bu cümleler, Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’yi, serginin dolaylı edebi kaynağını, başka bir biçimde yankılar. Borges’te labirent, tüm zamanların eş anlı var olduğu sonsuz bir yapıdır; Şehitoğlu’nda ise her adım bir seçimi, her seçim bir olasılığı kapatır. Zaman geri alınamaz, yollar gerçek anlamda çatallanır.

    “Çatallanan Yollar”, matematiksel kesinlikle mitolojik belirsizliğin aynı mekânda nasıl bir arada var olabileceğini sorguluyor. Sanatçı, labirenti anlam üretmekten arınmış bir yapı olarak tasarlamış olabilir ama izleyicinin gözü ve belleği bu yapıya her zaman anlam yükler. Daidalos’un labirenti gibi bu yapı da içine gireni dönüştürür; çıkış bulunsa da bulunmasa da eylemin kendisi bir düşünce biçimine dönüşür.

     

  • 1. Çatallanan Yollar adını Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe öyküsünden alıyor.
    Borges’in dünyası ile bu serginin düşünsel yapısı arasında nasıl bir ilişki var?
    Borges çok uzun zamandır üretimlerimin düşünsel arka planında yer alan yazarlardan biri.
    Sanatorium’da 2020 yılında açtığım Çakıl Taşları sergisi de adını Borges’in Mavi Kaplanlar
    hikâyesinden alıyordu. Dolayısıyla Borges’le kurduğum ilişki bu sergiye özgü değil; daha uzun
    soluklu bir beraberlik.
    Beni Borges’te en çok etkileyen şey, dünyayı neredeyse matematiksel bir kesinlikle kurması.
    Onun hikâyelerinde labirent yalnızca bir mekân ya da sembol değil; olayların, kişilerin ve
    olasılıkların etrafında şekillendiği mantıksal bir sistem. Yolları Çatallanan Bahçe de bu anlamda
    benim için çok önemli bir metin. Hikayede geçen “Yolları Çatallanan Bahçe’mi çeşitli
    geleceklere —hepsine değil— bırakıyorum” cümlesi, bu serginin düşünsel merkezine çok yakın
    duruyor.
    Ben de bu sergide belirli koşulları olan bir dünya kurdum. Bu dünyanın formu bir labirent. Ama
    bu labirent elle çizilmiş, sezgisel ya da estetik kararlarla oluşturulmuş bir imge değil;
    matematiksel ilişkilerin zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan bir yapı. Borges’in edebiyatla yaptığı
    şeyi ben burada matematiksel ve mekânsal bir yapı üzerinden düşünmeye çalışıyorum.
     
    2. Sergideki labirent, çok güçlü mitolojik, edebi ve psikolojik çağrışımları olan
    bir form. Sizin için labirent neyi temsil ediyor?
    Benim için labirent öncelikle bir temsil değil, bir yapı. Mitolojik, psikolojik ya da edebi
    çağrışımlarının elbette farkındayım; hatta Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu’nun yazdığı sergi
    metninde de Daidalos’tan başlayan bir hat kuruluyor. Ama bu projede labirent, bu anlamların
    üzerine yerleştirilmiş bir metafor olarak çalışmıyor.
    Bu sergide labirent, matematiksel yapının kendisi olarak var oluyor. Dünyanın kurulabileceği bir
    zemin, üzerine düşünebileceğim bir sistem. Bu nedenle labirenti “bir şeyin sembolü” olarak
    değil, düşünmenin gerçekleştiği bir uzam olarak görüyorum.
    Yine de bu yapı yalnızca soyut bir matematiksel çıktı olarak kalmıyor. Bir noktadan sonra
    zamanın, mekânın, seçimlerin, hislerin ve düşüncelerin vücuda gelmiş hâline dönüşüyor. Bu
    yüzden ona bir metafor demekten çok, bir alegori demeyi daha doğru buluyorum.
     
    3. Bu labirent 64x64’lük bir komşuluk matrisiyle oluşturuluyor. Bu
    matematiksel sistem nasıl çalışıyor?
    Bu sergideki labirentin temelinde 64x64’lük bir komşuluk matrisi var. Her bir kare, labirentteki
    bir konuma karşılık geliyor. Ben bu matriste her konumun hangi konumlarla erişilebilir,
     
    hangileriyle erişilemez olduğunu belirledim. Böylece labirentin duvarları, yolları, çıkmazları ve
    döngüleri bu ilişkilerden zorunlu olarak ortaya çıktı.
    Yani labirentin formu, benim elimle çizdiğim bir desen değil. Önceden belirlenmiş koşulların
    matematiksel bir çıktısı. Tıpkı bir fonksiyonun cebirsel ifadesiyle geometrik ifadesi arasındaki
    karşılıklılık gibi, burada da soyut bir matematiksel yapı görünür bir forma dönüşüyor.
    Beni ilgilendiren hayret tam olarak bu dönüşümde. Bir tarafta sayısal ve mantıksal bir sistem var;
    diğer tarafta ise bakıldığında estetik, psikolojik ya da varoluşsal çağrışımlar üretebilen bir yapı.
    Ama bu yapı, tüm bu çağrışımlardan önce kendi matematiksel gerçekliğine sahip.
     
    4. Matematik sizin işlerinizde yalnızca bir araç gibi görünmüyor; neredeyse
    eserin öznesine dönüşüyor. Matematiği nasıl konumlandırıyorsunuz?
    Ben matematiği estetik bir form üretmenin aracı olarak görmüyorum. Tam tersine, estetik
    kararları mümkün olduğunca geri plana çeken bir yapı olarak görüyorum. İlgi duyduğum şey,
    belirli girdiler verildiğinde zorunlu olarak oluşan sonuçlar.
    Matematik benim için yalnızca sayılar ya da işlemler değil; nedensellik, mantık, zorunluluk ve
    dil demek. Dünyayı anlatan ve anlayan bir dil. Çoğu zaman soğuk ve duygusuz olarak düşünülür
    ama ben matematiği sıcak, duygulu ve güzelliğe açık bir alan olarak görüyorum. Sezgisellik de
    matematiğin içinde azımsanmayacak kadar güçlü bir yerde duruyor.
    Üretimlerimde keyfî kararları azaltmaya çalışıyorum. Bir işe bakıldığında “sanatçı burayı böyle
    istediği için yapmış” hissinden çok, “bu yapı başka türlü olamazdı” hissiyle karşılaşılmasını
    önemsiyorum. Sanırım bana özgürlük hissi veren şey de bu: Ben görünmez hâle geldikçe iş
    görünür oluyor.
     
    5. Bu yaklaşım sanatın temsil etme geleneğine karşı bilinçli bir mesafe mi
    öneriyor?
    Bu mesafe, benim bilinçli bir karşı duruşumdan çok, sanat yapma biçimimle ilgili. Benim ilgimi
    çeken şey, matematiğin herhangi bir şeyi temsil etmesi değil; kendi başına var olabilmesi. Sanat
    yaklaşımım da buna çok yakın. Temsillerden çok, olduğu gibi var olan yapılar ve nedensellikler
    üzerine çalışmayı seviyorum.
    Bir fonksiyonun grafiği bir ağacı temsil etmez. Bir komşuluk matrisi bir şehir planının sembolü
    değildir. Onlar önce kendi gerçekliklerine sahiptir. Ben de işlerimde bu özerkliği korumaya
    çalışıyorum.
    Son yıllarda değişen şey ise şu oldu: Eskiden matematiksel yapının kendisi ve onun hayret verici
    çıktıları benim için yeterliydi. Şimdi ise o yapının oluşturduğu dünyaya bir özne yerleştirmeyi,
     
    onun nasıl düşündüğünü, nasıl yürüdüğünü ve nasıl anlam ürettiğini de merak ediyorum. Hatta
    bu öznenin bilinç durumu, agency/etkenlik ve dil ile ilişkisi de üzerine düşünmeye devam ettiğim
    katmanlardan biri.
    Sanırım bu serginin pratiğimde oluşturduğu en önemli dönüşüm de bu.
     
    6. Labirentin çatallanan yollarla imlediği seçim fikri sizin için özgür iradeye mi,
    yoksa önceden tanımlanmış koşullara mı işaret ediyor?
    Bu soru serginin merkezindeki gerilimlerden birini oluşturuyor.
    Ben önce koşulları belirliyorum. Labirentin bütün yapısı matematiksel olarak tanımlanmış
    durumda. Bu anlamda sistem kapalı. Ama sistemin kapalı olması, deneyimin kapalı olduğu
    anlamına gelmiyor.
    Hayatın da buna benzediğini düşünüyorum. Hiçbirimiz boşlukta karar vermiyoruz. İçinde
    bulunduğumuz zaman, mekân, geçmişimiz, bedenimiz, ilişkilerimiz ve hafızamız zaten
    kararlarımızın koşullarını oluşturuyor. Ama bu, düşünmenin ya da seçim yapmanın ortadan
    kalktığı anlamına gelmiyor.
    Algoritma tek olabilir ama olasılıklar yine de çok fazladır. Hepsini yaşayamayız ama hepsini
    düşünebiliriz. Sanatın alanı da belki tam olarak budur.
     
    7. Günümüzde algoritmalar, yapay zekâ ve gözetim mekanizmaları seçimlerimizi
    görünmez biçimde yönlendiriyor. Çatallanan Yollar bu yeni gözetim biçimini
    nasıl düşünmeye davet ediyor?
    Ben sergiyi doğrudan gözetim toplumuna dair bir eleştiri olarak kurmadım. Gözetim,
    algoritmalar ya da yapay zekâ bugün içinde yaşadığımız yapının önemli parçaları. Ama bunları
    serginin konusu olarak değil, daha büyük bir yapının günümüzde görünür hâle gelen örnekleri
    olarak görüyorum.
    Benim ilgilendiğim şey, insanın kendisini belirli koşullar içinde bulan bir özne olması. Hepimiz
    sürekli yönlendiriliyoruz; bazen başkaları tarafından, bazen alışkanlıklarımız tarafından, bazen
    de kendi düşüncelerimiz tarafından. Bu yönlendirmelerin kaynağı tarih boyunca değişmiş olabilir
    ama yapının kendisi çok daha eski. Daha somut durumla anlatayım, günümüzde sıklıkla yeni
    dönem koşullarını anlatmak için kullandığımız algoritma terimi, 9. Yüzyılda yaşamış
    Harizmi’nin adının yanlış yazımından oluşmuş bir terim.
     
    Dolayısıyla sergi, belirli bir teknolojiyi eleştirmekten çok, içinde bulunduğumuz yapıyı fark
    etmeye davet ediyor. Çünkü bana göre düşünmenin ilk koşulu, içinde bulunduğun yapıyı
    görebilmeye başlamaktır.
     
    8. Maze Installation Version #1 enstalasyonunda labirent parçalarına ayrılmış
    biçimde karşımıza çıkıyor. İzleyicinin bu yapının etrafında dolaşırken nasıl bir
    deneyim yaşamasını istediniz?
    Bu yerleştirme serginin görünen başlangıç noktası. Galeriye girdiğinizde karşılaştığınız ilk yapı
    ve size bulunduğunuz yerin sanat mekânı olduğunu söyleyen ilk nesne. Ama benim için asıl
    önemli olan, sergiyi gezdikten sonra aynı yapıyla ikinci kez karşılaşmanız. Özellikle videoyu
    izledikten sonra aşağı indiğinizde, başlangıçta yalnızca matematiksel bir nesne gibi duran yapı
    artık başka anlamlar taşımaya başlıyor.
    Uzayda asılı duran parçaların arasında dolaşırken yapı çözülmüş gibi görünüyor. Sanki
    istediğimiz yerden yeni bağlantılar kurabilir, yeni yollar oluşturabiliriz. Ama bütün bu parçaların
    izdüşümünü üst üste getirdiğiniz anda tek ve değişmez bir labirent ortaya çıkıyor.
    Bu iki durum aynı anda doğru. Yaşarken yapının tamamını göremiyoruz; hep parçaların arasında
    hareket ediyoruz. Ancak dışarıdan bakabildiğimizde ilişkileri görmeye başlıyoruz. Galeri mekânı
    da bu nedenle önemli. Dışarıda içinde olduğumuz yapıya, içeride kısa süreliğine dışarıdan
    bakabilmemizi sağlıyor. Ama sergi bittiğinde yeniden aynı yapının içine dönüyoruz.
     
    9. Sergideki 17 dakikalık video, matematiksel olarak kurulmuş yapıya daha içsel,
    düşünsel ve duygusal bir katman ekliyor. Video bu bütün içinde nasıl bir işleve
    sahip?
    Video, labirentin alternatifi değil; onun içinde oluşabilecek düşüncenin kendisi. Serginin giriş
    katında matematiksel yapının kendisiyle karşılaşıyoruz. Üst katta ise artık bu yapının içinde
    hareket eden bir özne var.
    Aslında video görüntülerden önce metin olarak ortaya çıktı. Uzun süre yalnızca dolaşan ve
    düşünen; zaman, mekân, seçimler ve varlık üzerine düşünen bir öznenin nasıl düşüneceğini
    yazmaya çalıştım. Sonunda yaklaşık on yedi dakika süren ve dört farklı düşünsel katmandan
    oluşan bir metin ortaya çıktı.
    Bu katmanlar yalnızca aynı zihnin farklı sesleri değil; farklı varoluş ve biliş biçimleri. İçeride
    olan, dışarının bilincinde olan, bazen unutan, bazen ilham alan, bazen bu iletişime kapalı bilinç-
    zihin durumları. Her birinin dili, grameri ve dünyayla kurduğu ilişki farklı.
    Video daha sonra bu metnin üzerine inşa edildi. Görüntüler de belirli yönergeler doğrultusunda
    seçildi ve kurgulandı. Dolayısıyla burada görüntü, metni açıklayan bir unsur değil; onunla
     
    birlikte çalışan ikinci bir dil. Matematiksel olarak kurulmuş kapalı yapıyı yeniden düşünmeye
    açan katman, benim için büyük ölçüde bu metin.
     
    10. İzleyicinin sergiden çıktığında hangi düşünceyle baş başa kalmasını
    istersiniz?
    Ben sergiden çıkarken izleyicinin “labirentten kurtuldum” diye düşünmesini istemiyorum. Tam
    tersine, biraz önce dışarıdan baktığı yapının aslında yaşamaya devam edeceği dünyanın kendisi
    olduğunu fark etmesini önemsiyorum.
    Giriş katında karşılaştığınız yerleştirme, ilk anda dışarıdan bakılan bir sanat nesnesi gibi duruyor.
    Ama üst katta videoyu izledikten sonra yeniden aşağı indiğinizde, o yapı artık sizden ya da
    bizden o kadar uzak değil. Galerinin güvenli ortamında ona dışarıdan bakabiliyoruz; ama
    kapıdan çıktığımız anda yeniden karar vermeye, ilerlemeye, düşünmeye ve seçimler yapmaya
    devam ediyoruz.
    Bu karamsar bir öneri değil. Tam tersine, devam etmek üzerine. Düşündüğümüz sürece zaman
    ilerliyor. Benim için sergi, hem izleyiciye hem de kendime açtığım bir düşünme alanı. Devam
    etmeden önce, içinde bulunduğumuz yapıya kısa bir süre dışarıdan bakabilme imkânı.